Yazı Detayı
17 Eylül 2019 - Salı 18:26 Bu yazı 160 kez okundu
 
Yeni Adli Yıl Yargının Sorunları ve Yargı Reformu
Av. Bilal Öncü
av.bilaloncu@gmail.com
 
 

-MERHABA...

 

Değerli Kemalpaşalılar, sizlerin huzuruna çıkma mutluluğunu yaşadığım bu ilk yazıma öncelikle gundemkemalpasa internet sitesi yöneticileri Rıza Altundağ ve Çağrı Altundağ’a teşekkürle başlamak istiyorum. Güzel ilçemiz Kemalpaşa’da yaşıyor ve yine buradaki işyerimde serbest avukatlık yapıyorum. Yazılarımı bu köşede ayda bir veya iki kez olmak üzere siz değerli Kemalpaşalılarla paylaşmaya çalışacağımı belirtmek istiyorum. Yazılarımda mesleğim gereği ağırlıklı olarak hukuk alanına yer vermeyi düşünsem de ilçe ve ülke gündemindeki ekonomi, sanat, spor ve siyaset alanlarına ilişkin önemli gelişmelere de değinmeyi uygun görüyorum.

 

-YENİ ADLİ YIL, YARGININ SORUNLARI VE YARGI REFORMU...

 

Yeni adli yıl 1 Eylül itibariyle başladı. Adli yılın başta meslektaşlarım ve tüm yargı camiası olmak üzere tüm vatandaşlarımıza hayırlı olmasını temenni ediyorum. Umarım yeni adli yılda gerçekleştirilecek yargı reformu ile birlikte yargının tüm sorunları çözüm bulur. Yargı sistemimizde reforma ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü hukuk devleti ilkesinin gereklerinin tam ve kesin olarak yerine getirilmesi, hak ve özgürlüklerin koruma altına alınıp geliştirilerek güçlendirilmesi, adil ve hızlı bir yargılama sisteminin oluşturulması kapsamında ortaya çıkan yeni gelişme ve ihtiyaçlar geniş kapsamlı bir yargı reformunun hayata geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Peki büyük çoğunluğunun yargı reformu strateji belgesinde de yer aldığı ve yapılacak reformla birlikte çözümü beklenen sorunlar nelerdir? Bu soruya her bir hukuk alanı için birkaç maddeden oluşan farklı cevaplar vermek mümkündür. Şöyle ki,              

                          

Ceza Hukuku alanındaki bazı sorunlar ve bunlara ilişkin çözüm yolları;              

                           

**Tutukluluk koruma tedbirinin içeriği yeniden düzenlenmelidir. Tutuklama bir ceza değil istisnai bir koruma tedbiridir. Tutuklama tedbirine ancak zorunlu hallerde, ölçülü bir biçimde ve makul bir süreyi kapsar şekilde başvurulmalıdır. Tutukluluk süresinin makul olması çok mühimdir. Ceza Muhakemesi Kanununun 102.maddesinde “(1) Ağır ceza mahkemesini görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir  yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. (2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek uzatılabilir;...” şeklinde hükümler yer almaktadır. Görüldüğü üzere mevzuatımızda tutukluluk süresine ilişkin savcılık soruşturması ve ceza yargılaması olmak üzere ikili bir ayrım bulunmamaktadır. Bu kapsamda belki de yapılması gereken en önemli değişikliğin soruşturma aşamasında tutuklamaya azami bir süre getirmek olacağı kanaatindeyim.  Eğer soruşturma aşamasında yargılama aşamasından ayrı olarak bir azami tutukluluk süresi öngörülürse bu koruma tedbirinin amacına daha uygun hizmet edebileceğini düşünüyorum. Bu noktada tutukluluk azami sürelerine ilişkin çalışmaların yargı reformu strateji belgesine girmiş olmasını memnuniyetle karşıladığımı belirtmek isterim.

**Asliye ceza mahkemelerinde cumhuriyet savcılarının duruşmalara katılımı sağlanmalıdır. Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun Geçici 9. maddesi “31/12/2019 tarihine kadar, asliye ceza mahkemelerinde yapılan duruşmalarda Cumhuriyet savcısı bulunmaz ve katılma hususunda Cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz. Ancak, verilen hükümler ile tutuklamaya veya salıverilmeye ilişkin kararlara karşı Cumhuriyet savcısının kanun yoluna başvurabilmesi amacıyla dosya Cumhuriyet başsavcılığına gönderilir.” hükmünü içermektedir. Kanaatimce savcıların ağır ceza mahkemelerindeki duruşmalara katılıp asliye ceza mahkemelerindeki duruşmalara katılmaması önemli bir eksikliktir. Ceza davasında sanık olarak yargılanan kişi pek tabii soruşturmayı yapan ilgili cumhuriyet başsavcılığınca hazırlanan iddianame ile suçlanmaktadır. Bu nedenle sanığa suçlamayı yönelten iddia makamının duruşmaya katılması gerekir. Başka bir anlatımla sanığın, müştekinin ve hakimin hazır bulunduğu asliye ceza mahkemesinde görülen bir duruşmada başsavcılık da bir cumhuriyet savcısıyla yer almalıdır. Bu durum gerek sanık, gerek müşteki gerekse yargılamayı yürütüp nihayetinde karar verecek olan hakimin de lehine olacaktır. Ayrıca duruşmaya katılması durumunda savcı, tıpkı ağır ceza mahkemelerinde olduğu gibi yargılamanın sonunda sanığın beraat veya mahkumiyete ilişkin mütalaada bulunmalıdır.

** Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı istinaf kanun yoluna başvuru hakkı getirilmelidir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesi Ceza Muhakemesi Kanunun 231. maddesinde düzenlenenmiştir. Bu düzenlemeye göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması için;     

 -Sanığa verilen cezanın 2 yıl ve daha az süreli hapis veya adli para cezası olması,                                       

-Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış olması,    

-Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılmış olması,                                                                   

  -Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi,                                                                                                

-Sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmesi gerekir.                                       

Hukukumuzda mahkemece verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yalnızca ağır ceza mahkemesine itiraz etme imkanı bulunmaktadır. Bunun haricinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya bu karara itiraza ilişkin red veya kabul kararlarına karşın herhangi bir istinaf yahut temyiz kanun yoluna başvurma imkanı yoktur. Kanaatimce adil yargılanma hakkı ilkesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının istinaf incelemesine konu edilebilmesi gerekmektedir. Böylelikle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar nedeniyle ortaya çıkabilecek yanlışlıklar ve hak kayıplarının büyük ölçüde önüne geçilebilecektir.

 

Aile Hukuku alanındaki bazı sorunlar ve bunlara ilişkin çözüm yolları;           

 

** Son zamanlarda oldukça artan kadına yönelik şiddet olaylarının önlenmesine yönelik olarak Ailenin Korunmasına ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun başta olmak üzere ilgili tüm kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılarak öngörülen tedbirlerin daha sıklaştırılması, öngörülen cezaların ise daha da ağırlaştırılması gerekmektedir. Çünkü mevcut hukuki  düzenlemeler kadına yönelik şiddet olaylarını önlemede yetersiz kalmaktadır. Kadına şiddet eylemleri son günlerde oldukça artarak devam etmektedir. Hemen hemen her gün gazetelerde ve televizyonlardaki haber bültenlerinde kadına yönelik bir şiddet veya öldürme olayına ilişkin haberlerle karşı karşıya kalıyoruz. Şöyle ki; kadınlar için örneğin İzmir’de son zamanlarda günde ortalama 80 civarında koruma kararı verilmektedir. Şiddet uygulayan koca için eylemi nedeniyle daha sıkı tedbirler ile daha ağır cezalar öngörülmesi durumunda yaşanacak şiddet olaylarının sayısında azalma olacaktır. Burada belirlenecek tedbir ve cezalar bakımından “caydırıcılık” unsurunun ön planda tutulmasının önemini ifade etmek gerekmektedir.

** Çocuk teslimi ile çocukla şahsi ilişki tesis edilmesi hususunda icra dairelerinin görevine son verilmelidir. Tarafların boşanması sonrasında mahkemece velayet kendisine verilmemiş olan tarafın çocukla kişisel ilişki kurulmasına karar verilir. Velayeti elinde bulunduran tarafça çocuğun diğer ebeveyne gösterilmemesi durumunda şahsi ilişki talep eden taraf icra müdürlüğüne başvurup gerekli masrafları yatırarak icra memuru eşliğinde çocuğu ile görüşebilmektedir. Çocuk teslimi ve şahsi ilişki tesisi kararlarının icra müdürlüğü aracılığıyla yerine getirilmesi uygulamada büyük sıkıntılara yol açmaktadır. Bu uygulama öncelikle çocuğun psikolojisi ile yüksek menfaatine zarar vermektedir. İcra memuru ve polisle birlikte annesinden alınıp babasına veya babasından alınıp annesine verilen çocuğun yaşadığı üzüntü ve psikolojik bunalımın telafisi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Aynı şekilde çocuğunu icra kanalıyla gören anne veya baba için de durum farklı değildir. Bu durum anne ve baba için de oldukça zor ve travmatiktir. Bunula birlikte mahkeme kararı gereği belli bir süre zarfında çocuğunu görmek ve onunla vakit geçirmek isteyen anne veya babanın bu arzusunu gerçekleştirebilmek için icra gideri ve diğer masrafları karşılamak durumundadır. Bu masraflar çocukla kişisel ilişki tesisinin icra edilmesini talep eden anne veya babanın önünde engel teşkil etmektedir. Bu sıkıntılı uygulama gerekli kanuni düzenlemelerin yapılmasıyla bir an önce kaldırılmalıdır. Çocukların teslimi ve şahsi ilişki tesisi işlemleri için icra dairelerinin görevi sona erdirilmelidir. Bunun yerine Adalet Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının işbirliği sonucu yalnızca çocukların teslimi ve çocuklar ile anne-baba arasında kişisel ilişki tesisi işlemlerini yerine getirmek için özel olarak çalışacak ve çocuklara uygun merkezler kurulmalıdır. Bu merkezlerde yeterince pedagog ve psikolog bulundurulmalıdır. Ayrıca çocuk teslimi ve kişisel ilişki tesisi işlemlerine ilişkin işlem talep eden anne veya babadan hiçbir ücret alınmamalıdır.

** Yoksulluk nafakası bakımından yeni bir kanuni düzenleme yapılmalı ve nafaka süreli hale getirilmelidir. Türk Medeni Kanununun 175. maddesinde Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz.”   hükmü yer almaktadır. Mevcut durumda nafaka kural olarak süresizdir. Fakat bazı durumlarda yoksulluk nafakası kendiliğinden bazı durumlarda da mahkeme kararıyla ortadan kaldırılabilmektedir. Hukukumuzda yoksulluk nafakası, nafaka alacaklısı kişinin ölümü veya yeniden başkasıyla evlenmesi durumunda kendiliğinden sona ermektedir. Bundan başka yoksulluk nafakası, nafaka alacaklısının yoksulluktan kurtulup maddi olarak iyi duruma gelmesi, yeniden evlenmemekle birlikte başka bir kişiyle fiili olarak evliymiş gibi bir hayat yaşaması yahut haysiyetsizce bir yaşam sürmesi durumlarında bu hususların ispatı halinde mahkemece ortadan kaldırılabilmektedir. Bununla birlikte nafaka alacaklısının nafakanın hükmedildiği tarihteki mali durumunda ciddi bir gelişme ve iyileşme durumu mevcutsa nafaka miktarının azaltılması veya nafakanın tamemen kaldırılması dava edilebilmektedir.  Yukarıda da bahsettiğim üzere halihazırda bu sayılan durumlar haricinde yoksulluk nafakasına süresiz olarak hükmedilmektedir. Yoksulluk nafakasının süresiz olması bazı durumlarda oldukça adaletsiz sonuçlara veya birtakım başka sıkıntılara neden olmaktadır. Mesela, yalnızca 6 ay veya 1 sene evli kalmış bir çiftin boşanması durumunda erkeğin bu kadar kısa sürmüş bir evlilik için hatta belki de evliliğin sona ermesinde kusuru olmamasına rağmen süresiz bir şekilde nafaka ödemek zorunda bırakılması hakkaniyete aykırıdır. Ayrıca nafakanın süresiz olmasının nafaka alan kadın tarafından kötüye kullanılması da söz konusu olabilmektedir. Örneğin, bazı kadınlar sırf aldığı nafaka kesilmesin diye kayıt dışı çalışma veya evlenmemekle birlikte başka biriyle gizlice fiilen karı-koca hayatı yaşama gibi davranışlar sergileyebilmektedir. Bu iki örnek de nafakanın süresiz olmasının kötüye kullanmaya son derece müsait olduğunu ortaya koymaktadır. Yine bununla birlikte eski eşine nafaka ödemeye devam eden erkeğin ikinci bir evlilik yapması durumunda ikinci eşi ve doğacak çocuğu bu durumdan olumsuz şekilde etkilenecektir. Çünkü erkeğin önceki eşine ödediği nafakanın süreyle sınırlı olmaması erkeği maddi anlamda yorabilecek, yeni eşi ve çocuğu için yapması gereken harcamaları azaltma veya bu harcamaları hiç karşılayamama gibi sorunlarla karşı karşıya bırakabilecektir. Hiç şüphesiz erkeğin yeni eşi ve çocuklarının böyle bir zorluğa katlanması hakkaniyete aykırıdır.

Tüm bu açıklamalar asla boşanan kadının hayatını idame ettirebilmek için bir miktar nafakaya ihtiyacı olmadığı anlamında yorumlanmamalıdır. Elbetteki şartları bulunması halinde kadın (veya nadir durumlarda erkek) lehine yoksulluk nafakasına hükmedilmesi gerekir. Fakat yukarıda açıklamaya çalıştığımız haklı nedenlerden ötürü hükmedilecek nafakanın belirli bir süre ile sınırlandırılması gerekmektedir. Bu bağlamda yapılacak bir kanun değişikliği yoksulluk nafakası süreli hale getirilmelidir. Kanaatimce bu değişiklik ile; evlilik süresi, boşanma davasına konu olaylar ile tarafların maddi gücü gibi kriterlerin birlikte değerlendirilmesi sonucu nafakanın belli bir süre ile sınırlı olarak hükmedilmesi sağlanmalıdır.

 

İlk yazımda yargı alanındaki bazı problemlere çözüm önerileriyle birlikte yer vermeye çalıştım. Bir dahaki yazıma kadar görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.                                                                                                                                         

 
Etiketler: Yeni, Adli, Yıl, Yargının, Sorunları, ve, Yargı, Reformu,
Yorumlar
Yazarın Diğer Yazıları
Haber Yazılımı